ANTALYA'NIN INCISI : KAS



Uzun zamandır gidip görmek istediğim bir yerdi Kaş. Yıllar önce güney illerimizi gezerken bir mola vermiştik Kaş’ta ama şöyle güzel bir tadını çıkarmak istiyordum bu sefer. Müdavimlerinden Kaş’ı dinleyip de merak etmemek, görülecek manzaraların dinginliğini hayal etmemek, ballandıra ballandıra anlatılan mezelerin, tatlıların tadına bakmak için can atmamak pek mümkün değil zaten.


Ankara-Afyon güzergahından gelecekler için Elmalı’yı geçtikten sonra 2 seçenek bulunuyor. Ya orman yoluna girilecek ya da Finike’ye kadar inilip oradan Kaş’a gidilecek. Orman yolu harita üzerinde daha kısa gibi gözükmekle birlikte oldukça virajlı bir yol. Gezgin abimiz Yalçın abiden aldığım tüyoya uyarak daha düzgün olan Finike yolunu tercih ettik. Yolculukta amacımız bir an önce gideceğimiz yere varmaktan ziyade, yolun keyfini çıkarmak olduğundan yemece-içmece, gezmece-görmeceyle iyice uzattığımız yolculuğumuz nedeniyle hava kararmıştı bu açıdan da orman yolunu dönüşe bırakalım dedik.


Kaş’a vardığımızda saat 22:00 civarıydı. Kalacağımız Begonville oteli rahatça bulup önündeki park yerine aracımızı parkettik ve eşyalarımızı odaya çıkartıp duşumuzu aldıktan sonra başladık Kaş merkezini keşfetmeye. Kaş gerçekten küçücük bir yer. Kesinlikle bir taşıta ihtiyacınız yok. Sokaklar arasında yürümek, küçük mekanlarda birşeyler yeyip içmek çok keyifli. Bu küçücük yerde bu kadar orijinal ve farklı alternatifler bulmak hele bir de bunları nefis bir manzara eşliğinde mideye indirmek gerçekten süper.



Mekanlara ilişkin izlenimlere gelirsek; deniz kenarında bir yere gidince ilk yenecek şey tabii ki deniz ürünleri. Blue House, Üzüm Kızı, Mercan ve Dolphine ön plana çıkan deniz ürünleri restorantları. Bunlardan Blue House ve Üzüm Kızı diğer alternatiflere kıyasla daha makul fiyatlara sahip. Pide ve türevleri için Çınarlar’ın pidesi çok lezzetli. Hatay mutfağı için Köşk Restorant, ev yemekleri yemek isteyenler içinse Hanımeli Restorant güzel seçenekler. Gece gezmesi için medandaki Mavi güzel müzik yapan popüler bir mekan. Barcelona öne çıkan barlardan. Asmaaltı plajının karşısındaki Echo adlı mekan ahırdan bozma bir yer ama canlı müzik olan şirin bir mekan. Caz, blues ve hafif rock müzik için ise Hideaway tavsiye edilebilir.


Gündüzleri yapılacak en güzel aktivite ise sahildeki plajlarda oturup dinlenmek, güneşin ve denizin tadını çıkartmak. Limanın doğusunda Derya Plajı ve Çınarlar Plajları bulunmakta. Daha doğuda ise Küçük Çakıl ve Büyük Çakıl plajları var. Derya ve Çınarlar plajları kayalıkların üzerine kurulmuş tahta platformalardan ibaret ve şezlong-şemsiye mevcut. Giriş ücretsiz ancak içeride birşeyler yeyip-içmek gerekiyor. Fiyatlar ise gayet makul. Öyle bazı meşhur tatil yerlerindeki gibi 0,5 lt suyun 5 TL olduğu yerlerden değil kesinlikle. Tam hatırlayamıyorum ancak içecekler 3-4 TL, pideler-pizzalar 10 TL civarıydı.





Biz Çınarları’da Derya’yı da çok sevdik. Zaten denize girilen yer de hemen hemen aynı. Ama bence Kaş’ın en güzel kısmı limandan yaklaşık 15 dakikalık pancar motorlu kısa tekne seyahati ile ulaşılan Limanağzı bölgesi. Tekneler sırasıyla Bilal, Don Quixote ve Nuri adlı plajlara uğruyorlar ve sizi istediğiniz yerde bırakıyorlar. Ücret 5 TL ve binişte ödeniyor. Tekneler akşama kadar yaklaşık her yarım saatte bir dönüyor ve dönüşte herhangi bir ücret ödemeden sizi geri götürüyor. Eğer plajların hepsinin tadına bakacağım diyorsanız ilk önce Bilal’de inip vakit geçirdikten sonra Don Quixote’a ve Nuri’ye geçebilirsiniz. Buralarda da fiyatlar Kaş’ta olduğu gibi makul.


limanın batısında kalan kısımda ise Asmaaltı plajı bulunuyor. Buralar Çınarlar ve Derya’ya göre daha sakin. Burada da zaman geçirmek çok keyifliydi.


4 gün kaldığımız Kaş’ta yakınlarda denizin, güneşin, dinginliğin, midemize hitap eden lezzetlerin tadını çıkardıktan sonra bir günümüzü de yakınlardaki yerlere ayırmaya karar verdik. Nerelere gidebiliriz, neler yapabiliriz diye düşünürken yardımımıza Begonville otelin sahibi Aslan bey yetişti. Kendisi çok candan, dürüst ve samimi bir insan. Sağolsun bizimle de yakından ilgilendi ve Kaş çevresindeki yerleri en ince detaylarına kadar anlattı. Öncelikle popüler aktiviteler arasında yer alan Kekova turundan bahsedelim. Turlar saat 10:00’da çıkıp, 18:00’da dönüş şeklinde. Aslan bey Xhantos Tour’u tavsiye etti. Biz daha evvelden Kekova’ya gidip cam zeminli tekne turunu yapmış olduğumuz için tura vakit ayırmak istemedik. Ama Aslan beyin diğer önerilerini dinleyip 1 günümüzü çevredeki atraksiyonlara ayırmaya karar verdik.





Programımız şöyle gerçekleşti: Kaş çıkışından Fethiye yönüne doğru döndük. 24. km’de Kaputaş Plajı bulunuyor. Görüntü gerçekten harika. Plaj çok hoşumuza gitti ancak yeni kahvaltı etmiştik ve canımız yüzmek istemediği için akşam dönüşte gün batımında geliriz diyerek yolumuza devam ettik
.



27. km’de Kalkan var. Ancak Aslan bey Kaş varken Kalkan’da vakit kaybetmeyin dediği için onun tavsiyesini dinleyerek kalkanı pas geçtik ve 37. km’deki Patara örenyeri’ni geçip 42. km’deki Likyalılara başkentlik yapmış olan Xhantos örenyerine ulaştık. Harabeler arasında dolaşıp geçmişe bir yolculuk yaptık. Yalnız yerleşkenin çok büyük olduğunu hatırlatır bizim gibi öğle saatlerinde gidilmemesini salık veririm.




Aslan beyin bize çizdiği programda 70. km’ye kadar ilerleyip Saklıkent Kanyonu’nu görmek ve dönüş yolunda İslamlar köyünde durup Musa Yaylı’nın alabalık restoranında balık ya da Palamut köyünde gözleme+ayran yemek vardı ancak Xhantos’dan daha ileriye gitmeyip “yavaş tatil” felsefemize sadık kalmak istedik. Bu yüzden Likya soyunun başkenti Patara örenyerine geri dönüp Patara plajında şemsiyemizin altındaki yerimizi aldık. Örenyeri girişi 5 TL müzekart geçerli. 




Patara plajı 12 km’lik uzunluğa sahip muazzam bir kum plaj. Plajda yeme-içme, wc gibi ihtiyaçları karşılayan bir tesis de mevcut (plaj resmi pataragoldenpension.com sitesinden alınmıştır). Deniz-plaj keyfinden sonra örenyerini ziyaret ettik. Meclis binası, deniz feneri ve tiyatro ilgi çekici kalıntılar.





Patara örenyerinden sonra dönüşe geçtik ve Kaputaj plajında durup biraz daha deniz keyfi yaşadık. Ancak Kaputaş’ın sabah saatlerindeki tenhalığından eser kalmamıştı. Plaj tıklım tıklımdı ve her 5 dk’da bir yeni bir tur otobüsü ziyaretçileri getiriyordu. Huzurlu bir ortam arayanlar için sabahın erken saatlerini ya da güneşin batımına yakın saatleri tavsiye edebilirim.


Kaş’a ulaştığımızda Çukurbağ yarımadasını da bir turlayıp otele dönmeye karar verdik. Bu noktada Kaş’a girişteki manzarının harika olduğunu, arabamızı yolun kenarına park edip oralara serpiştirilmiş banklardan denizi seyretmekten çok keyif aldığımızı da söylemeliyim.




Küçük bir kasaba diyebileceğim Kaş hakkında yazılabilecek çok şey var aslında. Ne güzeldir ki bu olumlu düşüncelerle “hoşçakal” dedik bu güzel yere. Kaştaki “yavaş tatil” felsefesi, büyük club-disco mekanların olmaması, esnafın-işletme sahiplerinin davranış biçimleri bizi çok hoşnut etti. Bu yazıyı kaleme alırken birazcık da çekindim açıkçası. Acaba övücü bir yazı kaleme alır da bu güzelim beldemize bir zararım olur mu diye. Ama sonra Kaş’a gelen ziyaretçilerin onun güzelliğine kendilerini kaptırıp, korumaya özen göstereceğini, Kaş’ın o dingin havasının bozulmayacağına inandım. Birgün yolunuz düşerse, sizden ricam bu yazının hatrına Kaş’ımıza iyi bakmanız. Tekrar görüşmek üzere.


www.dunyayigezmek.com'dan alıntı yapılmıştır.

ALTIN ORAN NEDIR ?

Fotoğraf sanatı ile ilgilenmeyen bile arkadaşların bilmesi gereken en önemli hususlardan birisi. Özellikle sosyal ağların artmasıyla birlikte selfie çılgınlığıda başladı. İşte bu noktada altın oran hayat kurtarır.


Fotoğraf çekerken bir nesneyi sap gibi ortada bırakmamak gerekiyor. Yani daha anlaşılır bir dilde konuşmak gerekirse, netlediğiniz obje fotoğrafın en ortasında olmamalı. Biraz sağa yada biraz sola doğru kaydırdığınız zaman altın oranı yakalamış olursunuz. Yandaki fotoğrafı bir örnek olarak gösterebiliriz. Fotoğraf makinelerinde ızgara (grid) denilen çizgiler vardır. İlk aldığınız zaman bu ızgaralar etkin olmazlar. Bunu daha sonra uygulama ayarlarından sizlerin etkinleştirmesi gerekir. Fotoğrafın üzerinde görülen siyah çizgilere ızgara yani grid diyoruz. Fotoğrafa ilk başlayan arkadaşlar için altın oranı yakalamalarında yardımcı olmak ve göz aşinalığı yaratmak için ben gridlerin kullanılmasını şiddetle tavsiye ederim. Ben vizörden bakarak da ayarlayabilirim derseniz etkinleştirmenize gerek yok.


Peki nasıl aktive edebilirim diyen arkadaşlarımız için;

Menü > Fotoğraf Makinesi Ayarları > Izgara Görünümü  yollarından ızgaralarınızı aktive edebilirsiniz.

Unutmayın, bir fotoğrafı çekerken mümkün mertebe odak objenizi ortalamamaya çalışın.

Fotograf Makinesi Nasıl Tutulur


Einstein'in bir sözü var. ''Bir oyunda en iyi olmadan önce, o oyunun kurallarını öğrenmen gerekir.'' Hayatımızda ki bir çok şeyi özetleyen bir söz aslında. Fotoğraf çekmek kadar, nasıl çekildiği de önemli. Box'da nasıl bir yumruğu atarken bileğimizin düz olması gerekirse fotoğraf çekerken de elimizin titrememesi için ve daha rahat, daha hızlı pozlar çekebilmemiz için doğru bir tutuş çok önemlidir.

Fotoğraf çekmek demek en iyi pozu yakalayabilmek demektir. En iyi pozu yakalamak için yere yatmaktan, üstünüzü kirletmekten, ıslanmaktan asla çekinmeyeceksiniz. Hiç kusura bakmayın ama fotoğraf demek emek demektir. Otururken, ayaktayken yada yerde sürünüyorken fotoğraf makinesini tutmanın bir çok yolu vardır. Hadi onlara bi' göz atalım.




Yukarıda da görüldüğü gibi aslında fotoğraf tutarken rahat ve elimizin kıpırdama olasılığını sıfıra indirmemiz gerekiyor. Elimiz ne çok açık olmalı nede çok kapalı olmalı. Sol elinizle makinenin altından makineyi desteklemelisiniz ki denge bozukluğu olmasın. Aynı zamanda bu tutuş size farklı pozları hızlı bir şekilde yakalamanızda yardımcı olacaktır. Yakınlaştırma ve uzaklaştırma fonksiyonlarını tamamen elinizin altına aldığınızı fark edebilirsiniz.





Otururken yada eğildiğiniz zaman da bu kural geçerlidir. Unutmayın altın kural en az kıpırdatma olasılığı. Yere çöküşlerde ve oturmalarda dizlerinizi dirseklerinizle birleştirip doğal bir tripod* görevi verebilirsiniz. Yaratıcılık tamamen size kalmış.  




*Tripod : Video kamera ve fotoğraf makinelarini sabitleme, yükseltip alçaltma gibi hareket sağlama amaçlı kullanılan üç ayaklı bir alettir.



Peki ya yere yattığımız fotoğraf çekimlerinde nasıl olmalı diyorsanız aslına bakarsanız hemen hemen aynı diyebilirim. Elinizi yine bir tripod şekline sokup olabilecek en az titremeyi sağlamalısınız.


Sol elimiz her daim makinemizin altında olmalı ki altın kuralı uygulayabilelim. Bu tutuş aslında tavuk kafası modelinden bulunmuştur. Bilenler bilir bir zamanlar bir araba markası da tavuk kafasını kullanarak en az sarsıntı ve titremeyi uygulamak için icat ettiği otomobil bile olmuştu. 


Eveeet... Kameranın da nasıl tutulduğunu öğrendiysek bir sonra ki blog yazımız için bizleri bekleyin. Herhangi bir sorunuz olursa bize iletişim bölümünden ulaşabilirsiniz.
İyi çekimler dileriz !

KAMP CANTASINDA NELER OLMALI

          Baştan kabul edelim, kamp öyle kolay bir şey değil elbette... Hele de bisikletlerle dağa çıktığımızı düşünürsek ertesi gün çekeceğiniz bacak ağrılarını bir kenara bırakalım. Yolda karşılaşacağınız bir çok problemler olacak ancak kim ne derse desin, çoğu insanın keşfedemediği yerleri keşfetmeniz, araba sessinin olmaması, sadece rüzgarda şarkı söyleyen yaprakların ve kuşların koro yaptığı bir ortamda bulunmak dünyanın en güzel duygusu. Dağ ortamı ayrıdır... Her şey için yedeğinizin olması lazım ama yanınıza doğal olarak çok fazla malzeme alamazsınız. Sırt çantanıza tıkabileceğiniz en fazla malzemeyi tıkmak yerine en lazım onları yerleştirmeniz yeterli. Su ve atıştırmalık bir şeyler yol boyunca en önemli şeylerden birisi. -Biz ki suyumuzu almayı unutmuş dağlarda market aramıştık- Elbette ki dağlarda market olmaz, telefon çekmez, dünyadan ayrı bir yerde, teknolojilerden çok uzakta kalırsınız. Ara sıra karşınıza gelen portakal bahçelerinden birer portakal alıp 1 lirayı dala iple bağlamak da ayrı bir keyif veriyor insana. Doğada içinde katkı maddesi olmadan, tüm doğallığıyla yetişen meyvelerin tadı bir başka inanın bana... Kokusu bile ayrı güzel portakalın... Konuyu daha fazla dağıtmadan kampa çıktığınızda yanınıza neler almanız gerekir yada biz neler aldık kısaca özetleyelim..

1- Mat : Kamp yaptığınız yerler evde ki gibi olmuyor elbetteki.. Taşlar, dikenler batması muhtemel. Isı izolasyonu olan bir mat ve boyu ortalama 180 cm olanlar en idealidir. Yaklaşık fiyatı 25-30 liradan başlar.

2- Pil : En önemli maddelerden birisi. El feneriniz, kamp feneriniz veya kafa fenerleri için A++ ve iyi marka bir pil işinizi görecektir.

3- İlk Yardım Çantası : İçinde tentürdiyot, oksijenli su, çengelli iğne, pansuman bezleri, bandajlar, yara bandı, makas gibi temel ilkyardım malzemelerini içeriyor. Bunun yanında ağrı kesici, ateş düşürücü tabletler, vitaminler, ishal ilaçları, antibiyotik gibi temel ilaçlar da bulunmakta.

4- Termos: Elbette ki her gezginin çantasında bulunması gereken çelik termos. Her seyahatte can kurtarıcım olmuştur. Sabah 8’de hazırladığınız kahveyi öğlen 13’de bile sıcak sıcak içiyorsanız onun sayesindedir.

5- Tripod: Benim favorim, can kurtarıcım, hayatımın anlamı. Bana kalırsa en önemli şeylerden birisi. Onca dağ yolculuğunda çıkacağınız yokuşları göstermeden, tripod karşısında bir poz verip o anı ölümsüzleştirmek gibisi yoktur. Tripodsuz olmaz...

6- Çadır : Doğada başınıza ne geleceğinizi bilemezsiniz. Bazen bir çadır sizi bir çok şeylerden koruyacaktır. Kolay kurulum bir çadır işinizi görür. Yağmur geçirmez olduğuna dikkat edin. Kaliteli ve dayanıklı bir şey alın ki kurarken yırtılıp bütün yol planınızı alt üst etmesin.

7- Fener : En önemlilerden birisi. Gece yol bulmakta çok yardımcı olacak.

8- Su Arıtma Tableti : Hayat kurtarıcısı... Hap şeklinde küçük ve kullanışlı. İçeceğiniz suyun
içerisinde serçe parmağınızın tırnak ucu kadar atmanız yeterli olacaktır. 10 dakika sonra suyu afiyetle içebilirsiniz. Ancak bütün arıtma tabletleri size uygun olmayabilir. Geneli kutu kapağı açıldıktan 40 gün sonra son kullanım tarihi bitebilir. O yüzden dikkatli kullanmakta fayda var. Peki nerede buluruz diyorsanız aslına bakarsanız orası biraz karmaşık işte. Ben internetten 35-40 lira şekilde bir fiyata getirtiyorum ancak bunu isterseniz su arıtma cihazı satan yerlere de sorabilirsiniz. Yada bir outdoor mağazalarında da şansınızı deneyebilirsiniz. Eczanelere falan da geldi diye haberler duydum ancak o son gelişmelerden bir haberim yok. Sormakta fayda var.

9- Vazelin: Uzun yol yürüyüşlerinde ayaklarınızın bir numaralı yoldaşıdır. Ayak bakımı en dikkat etmemiz gereken unsurların başında gelmekte. Tüm yükünüzü, vücudunuzu taşıyan ayaklarınıza hor davranırsanız belli bir zaman sonra acı bir şekilde intikamını alacaktırL Her sabah yürümeye başlamadan önce ayaklarınıza süreceğiniz vazelin hem topuklarınızı yumuşatır, hem ayaklarınızın o zorlu tempoda yıpranmasını önler. Ayak dışında kol, dirsek, vücut, el, dudak gibi bir çok bölgede kullanabileceğiniz yardımcınızdır. Uzun yol seyahatlerinde bir çok gezgin ayaklarına iyi bakmadığından topuk çatlaması, tırnak batması, mantar, derin taban yarıkları gibi sorunlarla karşı karşıya gelmiş ve acı çekmiştir.

10- Seyahat Havlusu ve Sabun : Bunun yerine ıslak mendilleri de tercih edebilirsiniz ancak ıslak mendil için ayrı bir çöp torbası falan taşımanıza gerek yok. Bir gezgin doğaya asla zarar vermemelidir elbetteki. Kullandıktan sonra ıslak mendili atacağınız bir yer olmayabilir. Bu yüzden benim tavsiyem seyahat havluları.

11- Ateşyak: Kısaca kutuda yazan adı bu. Kamp ateşi yakarken odunların arasına koyduğunuz bir tablet ile hem çok kısa bir sürede odunları yakabiliyorsunuz, hem de çıra, gazete, ot gibi tutuşturma araçlarına ihtiyaç duymuyorsunuz. Migros’larda satılmakta. Mangal içinde kulanılıyor ve gerçekten çok faydasını gördüm. Çokta ucuz bir şey…

12- Ocak : Bu konuya gelince aslına bakarsanız ben pek yemekle uğraşmamıştım bu zaman kadar. Hep mangal, et, közde patates tarzı ürünlerle geçiştirdim. Çay içmeyen bir insanım zaten ama bi araştırma yaptım. Erdem Gürses diye bir doğa sever arkadaşımızın yazısını burada sizlerle paylaşmak istedim.
''Kamp ocağı seçimi sizin yapacağınız seyahatin süresi ve etkinliğine bağlı olarak değişmektedir. Hafta sonları bir kampa gideyim, yapayım çorbamı, çayımı diyorsanız bir milyoncularda satılan reşo yakıtı bile yeterlidir. Yok, benim kamp 1 ay yada daha fazla sürecek diyorsanız evet buyurun köşemeJ Bugüne kadar birçok kamp ocağını denedim ve test ettim. Kullanım kolaylığı ve kullanım amacına göre hepsi çeşitlilik göstermekte. Bugün piyasada satılan kamp ocakları ana gövde dışında yakıt kiti ile satılmakta… Peki dağ başında yakıt kitiniz biterse ne olacak, yada keşfetmeye çalıştığınız coğrafyada, köyde, kasabada yakıt kitini nerde bulacaksınız? Ben cevap vereyim, hiçbiryerde… Ve sinirden fırlatıp atacaksınız, bide o kadar para vermiştiniz bu ocağaL Peki benzinli bir ocak alayım, nasıl olsa her yerde benzin bulabilirim diyorsanız, benzini bir şişede taşımanız gerekecek ve benzin uçucu bir kimyasaldır, muhafazasını nasıl yapacaksınız? Hadi ağzını hamurla kaynattınız ve hava akışını kestiniz, sırtçantanızda nasıl taşıyacaksınız, unutmayın ağırlığı bir yana, sırtınızda devamlı hareket halinde olan bir çantanız içinde sabit durmasını beklediğiniz bir şişe… Akma tehlikesi hep aklınızın bir köşesinde… Ve kamp ocağında benzin koyduğunuz bir ocakta ateş şeffaf bir şekilde gözükür yani ateşin harareti ve görselliğini ayarlayamazsınız. Rüzgarlı havada ocağınız sönecek, ocağınızla işiniz bittikten sonra ocakta kalan benzin daima çantanıza akma meyilinde olacaktır. Tüm bunları kamplarda yaşadığım için bana her zaman her yerde bulacağım bir malzeme ile çalışacak, rüzgarlı havada sönmeyecek, kendinden çakmalı bir ocak aradım durdum. Ve buldumJ Gerçi ülkemizde çok yeni satışa sunuldu ve şimdiden ideal satış rakamlarını yakalamıştır diye düşünüyorum.http://www.askermekani.com/Urun/American-Camper-Butane-Stove-Portatif-Gazli-Ocak-pmu13406.html Bu linkten de inceleyebileceğiniz gibi çok hafif ve kendinden çakmalı. Aynı şekilde çakmak gazı ile çalışmakta yani dışarıda tüpünü 1 Tl’ye aldığınız bir çakmak gazı ile yaklaşık 6-10 saat arası yanmakta, ateşin yoğunluğuna bağlı olarak. Çakmak gazını dünyanın her tarafında, köyde, kasabada bulabilirsiniz ve ucuz olması en güzeli… Ve ocağın üstüne koyduğunuz tencere, tava gibi malzemeler yanan ateşi ocağa geri iletmekte ve ocak otomatik olarak ateşin derecesini kendi ayarlamakta. Şile’de kampta 2 gece boyunca makarna, çay, çorba, menemen hatta et bile kızarttım tavada, bana mısın demedi. Rüzgarda sönmemesi ve kendinden çakmalı olması en güze özelliği, yanınızda kibrit olmasa bile aynı fırın üstü ocaklardaki gibi düğmeyi çakın anında yanmakta. Peki ben nerden aldım, yukarda linkini verdiğim yerden ALMADIM ÇÜNKÜ ÇOK PAHALIYA SATIYOR!! Tahtakale veya mercan yokuşunda ocak, mangal satan dükkanları gezdiğimde buldum ve hemen atladım üstüneJ 2012’de 30 tl’ye aldım ve bugüne kadar denediğim tüm kamp ocaklarına bin basar. Zaten çin malı olduğundan ordakilerde ithal ediyor ve üstüne fiyat bindirerek satıyor.''

13- Dikiş Seti : Terzi kendi söküğünü dikemezmiş atasözünü bir kenara bırakıp dikenlerle yada başka yollardan yırtılan şeyleri dikmekte çok işe yarayacaktır.

14- Gündelik Kıyafet : Kıyafet seçimleri size kalmış arkadaşlar ama söylemem gereken şu ki; Her durum için bir kıyafetiniz olmalı, Deniz şortundan tutun, polar'a kadar herşeyiniz olmalı. Çünkü doğa ana ve hava durumları her zaman uyuşmayabiliyor. Mümkün olduğu kadar az malzeme işinizi görecektir.

15- Alyan, İç Lastik, Yama, Yapıştırıcı, Pompa :
 Bisikletinize bir çok şey olabilir bu zorlu anlarda. Bir bisikletçi için en önemli şey aslına bakarsanız yolda kalmamaktır. Yolda bir çok kez başımıza geldi. Zincir kırıldı, teker patladı.
Daha neler neler başımıza geldi. Pratik işleri yapmak için pratik düşünmeniz gerekiyor. İç lastiği kalmadığı için dış lastiğin için ot doldurarak yola devam eden doğa severler bile gördüm.Tamamen size kalmış... Yaratıcılığınızı kullanmanız gerekiyor.


16- Bıçak : Çok işinize yarayacak aletlerden biriside bıçak. Keskin, küçük ama pratik olması yeterlidir.

Ilk Fotograf


1826 yılında çekilen tarihin bilinen ilk fotoğrafı
 1826 yılında çekilen tarihin bilinen ilk fotoğrafı     


Bu zamana kadar belki de trilyonlarca hatta kat trilyonlarca fotoğraf çekilmiştir. Peki, tarihte ki ilk fotoğrafı kim çekti ? Nasıl çekti ? Yada her şeyi unutun; hangi nesne ilk fotoğraf olma şöhretine kavuştu ?


Bi' kere fotoğraf nedir onu bilmek gerekiyor aslında. Evet bize göre fotoğraf zamanı durduran, ''o an'' duygusuna geri getiren bir zaman makinesi ama gerçek tanımı gerçekten bu mu ?




Görüntüyü görünür kılma kimyasal bazı işlemler gerektirir. Şuan da ki gibi basit bir deklanşöre basarak renklendirme yada fotoğrafı çekmek gibi basit işlemler yoktu eskiden. "Gümüş ışıkla etkileştiğinde kararır" bilgisinden doğan sonuçlar var. Fotoğraf çekmeyi ilk kez deneyen Thomas Wedgwood'un kuramsal çıkarımları doğru. Ancak... Denemelerindeki ışıklama süresinin çok uzun olması, oluşan görüntüdeki kararmayı durduramamasından dolayı ve erken yaşta ölmesinden dolayı fotoğraf makinesinin icadı baya bi' durdu.Sir John Herscel'in Yunanca'da türeterek "ışıkla yazmak" anlamında adlandırdığı "fotoğraf"ın mucidi olmasını engeller. Fransa'danJoseph Nicephore Niepce, Louis Jacques Mande Daguerre, Hippolyte Bayard, ve İngiltere'den William Henry Fox Talbot bu başarıya ulaşırlar.1813'de Joseph Nicepore Niepce ışığa duyarlı bir levha üzerinde, kalıcı görüntüler elde etmeyi başarır. Niepce'in görüntüsü sekiz saat boyunca ışıklanır. 1829'da benzer çalışmalar yapan Louis-Jacques-Mande Daguerre'la ortaklık kurar. Niepce, çalışmaları bir yönteme dönüşemeden vefat eder.1835 yılına gelindiğinde, birgün Daguerre ışıklanmış bir levhayı içinde kimyasalların bulunduğu bir kaba yanlışlıkla koyar. Birkaç gün sonra levhayı farkettiğinde, elde ettiği sonuçtan kendi adını vereceği yöntemi bulur. "Daguerrotype" adını verdiği bu buluş, 1839'de Fransız Bilimler Akademisi'nce resmileştirilir.


Temple Bulvarı'nın Louis Daguerre tarafından1838'in sonlarında ya da 1839'un başlarında çekilen bu fotoğrafı, bir insana ait ilk fotoğraftır. Kalabalık bir sokağın fotoğrafı olmakla birlikte çekim süresi 10 dakikadan fazla olduğundan, trafiğin akışı fotoğrafta görünmek için fazla hızlı kalmıştır. Tek istisna, ayakkabılarını fotoğrafta görünecek kadar uzun süre cilalatan sol alt köşedeki adamdır.






Bir bölümü Wikipedia'dan alıntı yapılmıştır.




Blog'un Amacı

Amaç basit ve sade. Hayatınıza artı katacak bir blog. Boş zamanlarınızda sizlere yeni hobiler kazandıracak ve hayatın aslında ne kadar da güzel olduğunu ortaya koyacak bir bakış açısı...  İcat edilmiş bir zaman makinesi. Şu an için ileriye götüremese bile geçmişe götürebilen bir alet. Fotoğraf makinesi... İşte, bu zaman makinesini kullanımında ki küçük detayları, o zaman makinesinin temel bilgilerini paylaşacağımız ve tabi ki de daha hayatınıza artı katacak bir çok başlığın var olacağı bir yeni dünya burası.

Kadraj +'a hoş geldiniz...